.

.

27 Mayıs 2014 Salı



''Ruha gelince,
tanıyacaksa kendini,
bir başka ruhun
derinliklerine bakması gerek:
hem yabancı, hem düşman, aynada gördük onu.
İyi çocuklardı  yoldaşlarımız, hiç yakınmıyorlardı
yorgunluktan, susuzluktan, soğuktan,
ağaçlar ve dalgalar gibi dayanıklıydılar 
rüzgârla yağmuru kabul eden,
geceyle güneşi,
onca değişim içinde  hiç değişmeden.
İyi insanlardı, günlerce başlarını eğip
hep birden soluyarak
küreklerde ter döktüler,
kanlarıyla kızardı uysal derileri.
Kimi zaman türküye durdular, başlarını eğip
Hint incirlerinin bittiği ıssız adadan geçerken,
köpeklerin havladığı burnun ötesinde,
batan güne doğru.
Kendini tanıyacaksa ruh, diyorlardı,
bir başka ruhun derinliklerine bakması gerek
Ve kürekler vuruyordu denizin yaldızına gün batarken..''-y.s.-
 

21 Mayıs 2014 Çarşamba

saudade..



Saudade (1899), Almeida Júnior.

Saudade Portekizce (Brezilya): çoğul saudades), Galiçyaca-Portekizcede bir şeyin ya da aşık olunan bir kimsenin yokluğunda hissedilen derin duygusal durumu, özlemi ifade eder. Kelime, ağırlıklı olarak özlenen şeye ya da kimseye hiçbir zaman kavuşulamayacağı duygusunu içinde barındırır.


BİR KEDİYE
Aynalar değildir daha sessiz
ne de sürünen şafak daha gizli;
ay ışığında, o pantersin sen
görünüşünü uzaktan izlediğimiz.
açıklanamaz çalışmasıyla tanrısal bir kanunun,
boş yere ararız seni biz.
Ganj’dan bile daha uzakta ya da batan güneşten,
yalnızlıktır seninkisi, seninkisi gizlilik.
kalçan izin verir yavaş yavaş giden
okşamasına elimin. Kabul ettin,
uzun süredir unutulan geçmişten beri,
sevgisini güvensiz bir elin.
Sen başka bir devre aitsin. Efendisisin sen
sınırlandırılmış rüyâ gibi bir yerin.
Jorge Luis Borges


19 Mayıs 2014 Pazartesi

körleme




Yumuşak tenli tüm bebekler bir araya gelse değiştirebilir mi dersin tüm kötü yazgıları ?
Yüreğimden akan içli dipnotlar hangi kaynakçalara yarenlik eder ki ? Bir engellemeler silsilesi hangi kör kurşunda ses bulur ? Söylediğim sözcüğü anlayamayan kadına hayretler içinde bakarken , gözaltı morlukları anladı beni. Kandan, irinden oluşturduğu mor halkaları !

Düellonu kendine sakla ey acımasız ruh! Ölümleri niteleyişlerin zebanilere yol açıyor, onları büyütüyorsun baygın bakan kör gözlerinde! Tüm ölüler her gece yakanda göremiyor musun ve hala hangi kör adanmışlığın peşindesin ?

Tek kaşını kaldırırdın biri sana seslendiğinde. Ukalalığınla övünür yine de yakıştıramazdın bunu kendine. Tek derdin rahatça nefes almaktı. Hala yaşadığını mı düşünüyorsun yoksa?


Anlamsız kulak çınlamalarım tüm pasları yok ediyor şimdi. Bir alışkanlığı yok edebilirdin. 21 güne ihtiyacın var güzelim. Dünya dönerdi, insanlar dünyayla yarışırdı, dünya asla yetişemedi insanların hızına. Yaşadığımız dünyayı bile alt ediyoruz. Onu da kendine benzeten vahşi hükümdarlar kol gezinirken usul usul canlar gidiyor lavlar gibi. Su yerine kan görüyoruz. Oysa sular da küskün şimdi bize. Onu da yok ettik hem de çoktan. Yok etmeye doyamayan azgın bir canavara dönüşen, sivri dişleriyle güzelim canları kemirenlerin zamanında yaşamak utandırır mı bizi bilmem. Yoksa hala…

Sular Utanıyor



   '' Suların bile kendini akmadığı günlerdeyiz.
      Azgın rüzgarları akıyor sular, azgın korkuları.
Bir altın güneş altında utançtan kızararak
Sular karanlığı taşıyor, zamanın 
Kıyısız denizlerine, damlaların gözbebeklerinde;
Toprağın iliklerine işleyip saklanarak.''
1982-Şükrü Erbaş

18 Mayıs 2014 Pazar


"...bil ki her şey midemi bulandırıyor benim ve tiksindiriyor beni. sadece sen değil!...her şey!... özellikle de aşk!...seninki de en az başkalarınınki kadar... senin şu yaratmaya çalıştığın duygularla dolu şey var ya, onun benim gözümde neye benzediğini söylememi ister miydin? o şey tam da helanın içinde sevişmeye benziyor! beni annadın mı şimdi?... madem öğrenmek istiyorsun söyleyeyim, sana yapışıp seninle kalmam için gidip bir yerlerden bulduğun lakırdılar var ya, onları ben hakaret olarak algılıyorum hakaret... üstelik sen bunun farkında bile değilsin ve farkında olmadığın için esas namussuz sensin.... ayrıca mide bulandırıcı biri olduğun da aklının kıyısından geçmiyor senin değil mi!... başkalarının sıçtığı palavraları ağzına sakız etmek seni tatmin etmeye yetiyor!... bu sana yeterli geliyor çünkü başkaları sana aşktan daha iyi bir şey olmadığını anlatıp durdular,bu numarayı hem herkesin hem de her seferinde yutacağını söylediler... ama işte ben çıkıp diyorum ki: bok yesin orta malı aşk!... duydun mu? sökmez bana kızım... sökmez o tiksindirici aşklar!... yanlış adama çattın!...yanlış zamanlama seçtin, geç kaldın! artık yemezler, işte bu kadar!... işte bu yüzden bu kadar esip gürlüyorsun!... sen dünyada bu olup bitenin göbeğinde ille de sevişmeye çok mu heveslisin yani?... bütün bu gördüklerimizin!... yoksa hiçbir şey görmüyor musun?... ama bence esas mesele umursamıyor olman!... romantik kadın ayakları atıyorsun ama aslında ender bulunan cinsten canavarsın sen... kokuşmuş et mi istiyorsun? aşk sosuna bulanmış?... miden kaldırıyor mu?... benimki kaldırmıyor!... eğer burnuna hiç kötü koku gelmiyorsa ne mutlu sana! demek ki senin burnun tıkalı! insanın midesinin bulanmaması için sizin gibi hödük olması gerek... seninle beni ayıranın ne olduğunu mu merak ediyorsun?...söyleyeyim, seninle beni ayıran,koskoca bir hayat var be...daha ne olsun istiyorsun?..." l.f. celine

15 Mayıs 2014 Perşembe




İndim maden ocağına kara elmas diyarına

Yeryüzü sıcak olsun diye dost
Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
Çocuklarım gülsün diye dost
Oysa bizim evde gülen yok

Yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
Kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
Günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler
Yalanlara artık sabrım yok

Bugün maden ocağına kara elmas diyarına
İnmedik selam olsun sana dost
Ölesiye ışık hasretiyle solmuş bu yüzlere
Grev grev güneş doğmuş dost
Artık kaybedecek birşey yok

Yeraltında ezilenler yeryüzüne seslenirler
Madenler bizim derler gerekirse ölüm derler
Günü geldi grev derler dost
Artık kaybedecek birşey yok

Zonguldak
Yerin derinliklerinden geldiler
Ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle
Ne kadar diplere bastırılsa
O kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin
Ağır ağır geldiler
Sonra hergün geldiler artarak geldiler
Kadınları çocukları ve alkışlarıyla
Yoğurt mayalar gibi geldiler
Pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
Su gibi ateş gibi
Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına
Yeni yollarla tanıştı ayakları
Her gün yeni kabuklar çatladı
Yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini
Bir kent oldular sonunda
Ve adını değiştirdiler ülkenin

Şiir: kemal özer

14 Mayıs 2014 Çarşamba





"geceyi sevdiğimi söyledim.

sustu sadece, o da seviyordu biliyordum. bildiğimi bildiği için sustu. açıklama ihtiyacı hissetmiyordu. konuşmak bir yerde bozmaktır insanlığı, ırzına geçerek hem de. konuşsa bozulacaktı gece, bozulacaktı dehşet, ve yalnızlık. sakindik... hayata diş geçirmeye çalışırken bunu sakince yapmaya çalışan iki acemiydik. bizim bildiğimizi diğerlerinin de öğreneceğini düşünürdük kutsal bir inançla. hem de kendimizi anlatma ihtiyacı duymadan, bizim bilincimize sahip olacaklardı. konuşmadan anlaşacaktı bir gün tüm dünya. tüm dünya üzerinde yaşanan derin bir sessizlik... biliyorduk; insan sesinin çıkardığı gürültüyü başka hiçbir canlı çıkaramazdı, fısıldama olsa bile. çünkü insanın çıkardığı seslerin bir anlamı vardı ve zihinde kapladığı yer evrensel bir boşlukta uzayıp gidiyordu. şekil değiştiriyordu, "acaba" oluyordu, "ya da" oluyordu, "belki" oluyordu, "hassiktir" oluyordu. anlamını değiştiyor, değiştirdikçe zihne daha fazla basıyor, kokuyordu. çöpler kovasına sığmıyordu.


tüm bunları bilmesi, tüm bunları bildiğini bilmem konuşmamışlığımıza dayanır. dünya denen dehşetli yerde en az kendim kadar şaşkın birinin daha olabilme ihtimalini bile aklımdan geçirmezken, bir ayna gibi ona bakmam, gözlerini okumam, sakinliğini duymam kadar şaşkınlık verici bir şey daha olamaz. dünyanın dehşetengiz şaşkınlığına, birbirimizin şaşkınlığını da eklediğimizde, kafası bir ton, damıtılmış bir cesaret çıkıyor ortaya. ki cesaretin böylesi gerçekten tehlikelidir."

l. f. celine

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Leylım (Tarihsiz)
Nicesin gene? Beyninde mi, yüreğinde mi, başka bir yerde mi, nerendeyse o İNAT yönünü yaratan dokuları öpmek isterim. Evrende seni özler, seni isterim. Başkaca hiç. Ne taktığım, ne de vurulacağım bir nen yok. Seni. Sade seni. (...) Kulluğum, divaneliğimle ellerini, gözlerini öperim. Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel...
Azizim Leyla (9 Aralık 1954)
(...) Nedense aklıma hep ölüm geliyor. Böyle ne kırık ne de anlaşılmamış gitmek istemiyorum. Dostluğumuz ki korkunçtu. Ve yaşanmaya değer. Bugünkü feci haline rağmen, birbirimizi tanıma hususunda pahasız bir değerdir. (...) Ha, sürgüne gitmeden – bugünler – bir mektubunu alırsam, sevinmem diyemem elbet! Bu da laf mı, uçarım belki! Ama yazmasan ne diyeyim...

‘ Vurmuş, demirlerin çapraz gölgesi.
Alnına galip ve serin.
Künyen çizileli kaç yıldız uçtu,
Kaç ayva sarardı, kaç kız sevişti.
Gelmemiş kimselerin…
De be, aslan karam
De be, yiğit karam,
Hangi zehrin meltemi,
Saran meltemi,
Hülyanda?
Hakikatli dostun muydu
Can koyduğun ustan mıydı?
Ooof! De, bunlar olsun muydu…
De be,aslan karam,
Hangi kahpenin hançeri,
Saklı hançeri, yaranda?’

‘’ Çabamız, gücümüz, ülkülerimiz nece büyük olursa olsun, bir her şeyden yoksun, bir acılı anlarımız olacaktır.’’-s.109-

‘’ Her kadında bir Kleopatra damarı vardır. Her erkekte de bir Sezar ahmaklığı’’-s.120-


julia 1..





Julia, gözlerindeki esmer hüznü bırak artık!

Yüreğindeki serzenişlere akıl sır erdiremem ben.
Kapıyı kapatıp otur yanı başıma, yalnız hüznünü getirme.
Bırak loş ışıklı odalarda kalsın.

Duvardaki resmi sana her defasında ilk kez söylüyormuş gibi heyecanla anlatan yüzü göm artık gittiği karanlığa. Varsın kendi karanlığında boğulsun. İnce kelimeler gelir gözlerinde otururdu. Ardına bakmadan kapattığın kapılara dönme bir daha. Yıllar öncesinden gönderilmiş mektubu sana heyecanla gösteren yüzü unut, unut!
 Dilin uyuşmuştu yüksek sesle okurken o sayfaları. İçinde biraz kıskançlık biraz da şaşkınlık … Ne desen olmazdı. Yüzünde hafif bir tebessüm belirmişti hatırladın mı? Düşünmüştün nasıl bir duygudur ki böyle içten yazılabilirmiş diye. Heyecanla, kalan diğer sayfaları bir dahaki görüşmede okutacağını söylüyordu oysa.  Unutmaya çalıştın, bir rüyadan ibaret yalanına soyundun. En iyisi buydu işte.

Ah Julia!


Üst kattaki komşuların bağrışmalarında dahi  ürperirdi bedenin. Parmaklarınla hayali resimler çizerdin. Umursamazlığın, kabuklanmaya başlamış derinde izler taşıyordu yine de. Ben görebiliyorum bak işte kandırma artık kendini. Duygusal içlenmelerini geride bırakalı çok oldu. Kendinle baş başa kalabilmeyi öğrendin. Biraz da söz geçirebilseydin eğer ağudan kabarmış yüreğine .

6 Mayıs 2014 Salı

'' ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni 
akıtsam deliren sevdamı
köpürür mü hayatı besleyen su
ey benim
yedi başlı kartalım
her başını
bir dağ başlangıcında koyanım
senin
böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir
bizim aşkımızı solduranların korkusu
çünki elbette bir su
kendi akacağı toprağın sertliğini bilir
ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak
artık ırmak mı ne denir
işte devrim
ona benzer bir akışın hızına denir 
yarın ne olur bilirim ben
bahar gelir, otlar büyür
ölüm de yapraklanır
bir dağ bulur uzun uzun bakarım
bir çam ağacı gölgesi
güzel kokular veren
bir damla güneş görünce
sana da gülümseyeceğim yarın 
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek ''-a.z.ö.-
 
 

4 Mayıs 2014 Pazar

şımarık günlerimm:))




Son günlerde içim kıpır kıpır havalardan mı yoksa aldığım güzel haberlerden mi bilemiyorum. Büyük uğraşılarla hazırladığım dönem sunumları, aradığım taradığım ve sonunda en iyisini yapana kadar inatla çabalayışlarım olumlu sonuçlandı. Sunum esnasında sevgili arkadaşlarımın ‘vay beee’ der gibi bakışları ve benim ‘hayır istediğim gibi olmadııı’ diye söyleyişlerimin aslında beni ne denli yanılttığını gördüm.

Geçen dönem notlar açıklandığında idare eder  diyordum ta ki geçen gün sır gibi saklanan bölüm birincisi açıklanana kadar eveeeetttt yüksek lisansta bölüm birincisi oldum tabiî ki yalnızca ben (: İkinciliği 8 kişi paylaşmakta. Çooookkk mutlu oldum emeklerim görüldü, en güzel şekilde değerlendirilmiş daha ne isterim. Farklı illerde yapılacak seminerlere danışman hocalarımla katılabilcem, belki de sınıf arkadaşlarımın bu projede ben de olmalıyım dedikleri projelerde ilk sırada ben yer alıcakmışım harika bir şey bu ! Bazen araştırmalardan yakınsam da öyle bir duruma geliyorsunuz ki ‘ hadi bana konu verin de araştırayım ‘ moduna giriyorsunuz. Bir bakıma bağımlılık yapıyor. Sırada yapmam gereken anketler, madde analizleri, uyarlamam istenen ders tasarımları, slaytlar, raporlar beni bekler. Umarım bu dönem de birinciliği korur kimselere kaptırmam (: Yaşasın mutlu ve şımarık günleeerimmm (:


 Son zamanlarda en çok dinlediğim şarkı ve Bonooomoooo Maşrapa

Ah ulan bak ne olduk ya 
Dolanamadık bir çarşafa 
Rakı makı ver bir maşrapa 
İçtim orama dokunma 

Ah kanıyor aman 
İçmezsem geçmez zaman 
Bin masal bir kahraman 
Yeni aşklar pek bir yaman aman aman 
Belki kara sevdalarda geçer zamanla 
Kandırılmam uyutulmam yalanla 
Belki yola gelir beni anlar sonunda 
Buluşuruz en olurlu masallarda 
Kumbara kara para firkete sopa 
Gene giremedik hiçbir topa 
Rakı makı ve bir maşrapa

Öldüm Allahsız sen oyna
Hiç yok mu iman ?
Ben gemi sen o ıssız liman
Saklarsan bir tek saman
Gelmez hiç doğru zaman aman aman
Belki kara sevdalarda geçer zamanla
Kandırılmam uyutulmam yalanla
Belki yola gelir beni anlar sonunda
Buluşuruz en olurlu masallarda
Oooooooo ooooo ooooo...
Saatler sustu, alkol beni kustu
Selam merhaba, taştı maşrapa aman aman
Belki kara sevdalarda geçer zamanla
Kandırılmam uyutulmam yalanla
Belki yola gelir beni anlar sonunda
Buluşuruz en olurlu masallarda

2 Mayıs 2014 Cuma

Havada Bulut



Kitabın Adı: Havada Bulut
Yazar: Sait Faik Abasıyanık
Yayın:YKY
Sayfa: 97

‘’ Bu kendi başına kazanılacak saadet idealizmimi tam hakikat haline getirmiştim ki, etrafımda insanların bulunduğunu sevgilim bana anlattı. Şöyle mi düşündüm, dersiniz? Her insan kendi hissesine düşen bir, iki kişilik saadet payı için kavga etmeli. Hiç olmazsa bu kavgayı yapmalı ki, aslı hakikat dünyasını bulsun. Bu kavgada kazanmamalı ki, Hanya’yı Konya’yı anlasın. Bu kavgada zaten kazanmakta yoktur a. Çünkü belki ortada galip vardır ama mağlup olan yoktur ki… Kadın da erkek de böyle, bir kavganın sonunda soluğu ya nikah dairesinde alır yahut da serbest bir birleşme ile yeni bir hayata adım atarlar. Ondan sonra uzun süren sulhun içinde çocuklara mekteplerinin  taksiti, hanımın mantosu… Biz mağlup olduk. Mektep taksitinden, hanımın mantosundan kurtulduk. Sevgilim,bir akşamüstü basıp gitti.’’-s.73.-

‘’ Götürüyorum , havadaki bulutu kovama doldurdum. Götürüyorum.’’-s.31.-


‘’ Sokakta kalmış bir kedi, çıplak bacaklı bir çocuk, bir sefil, bir beyaz ense, bir kıvırcık saç, kaloriferli, kütüphaneli, bol ışıklı bir oda, güzel bir yüzün bir kenarına konmuş aynı yağmur damlası..’’-s.39-


‘’ Bu, arkadaşlık hissiydi. O akşam kimlerden, nelerden bahsetmiştik ? Uzun günler, kavgalı iken, birbirine değen gözlerimizde neler okuduğumuzu anlatıp gülmüştük.’’-s.47.-


‘’ Küçük, esmer, çalak bacakların adeta aydınlattığı caddede sanki hiçbir şey yoktu: Dünyada harp, memlekette tifüs, zelzele, aşk…’’ –s.56-


‘’ Duvarda durmuş bir saat… Tam saat üçte durmuş… Belki de bir genç kızın mahcupluğunu, sevmek hissini kaybettiği saat bu saattir.’’-s.64.-



1 Mayıs 2014 Perşembe

sesler ve biz



Gecenin bağrındaki kör bağrışmalar muhtelif cinayetlere gebedir. Masalların başladığı yerde haykırışlar sunulur neon lambalardan. Tiz sesli bir çocuk müptelası olur ipeğimsi yüzlerin. Ufukta beliren, gördüklerimizin çok ötesinde kalır. Bilinir mi üstü çizilen her sözcük yalnızlığa eştir. Kentin bütün kapıları kapanmıştır şimdi. Çünkü gecedir, ayazdır. Geceleri hep ayaz olur bu şehirde. Kör, sağır, yorulmak bilmeyen bir yalnızlıktır bizim akşamlarımızda ağırladığımız. Her gece bekleriz yalnızlığımızda. Dile gelen her yakarış, sessizliği seçmiştir en başında. Birden sessizliğini bozar, tekrardan suskunlaşır yakarışlarımız.


‘Belki değil mutlak onurlu yaşardık ’ diyen bir şarkıdan esinleniriz. Renkli kalemlerle çiziyorduk altını bize ortak olan tümcelerin. Kumral bir serzeniştir çalakalem yazdıklarımız. Bilmediğimiz şehirler çeker bizi, biraz da tadı gelir aslında dilimize. Sanki düşünürken hissetmişiz de sonra bir anda yok oluvermiş.

( Beklentilerimiz ne zamandan beri ‘ senaryo’ olarak nitelendirildi ki? Evet belki de senaryo. Gerçekliğinden şüphe duyduğumuz  durumlarda beklentilerimiz artardı. Bu beklentiler, reel olmayanlara göre ‘senaryo’ dur. Öyleyse gerçeklik nedir? )

Gündelik konuşmanın ötesindeki adımlarla yol alırdık akşamlara doğru. Hızlandıkça rüzgar bizi dinlerdi. Bembeyaz sayfalar bizi beklerdi, tırnaklarımızda beliren mürekkep izleri geceye yeni şarkılar mırıldanırdı biz duymazken. Karamsar bir kız çocuğunun yeniden umuda kapısını aralaması gibiydik..

Mahkumları gördükçe sesi her geçen gün değişen  sesi dinlerdim sonra. Kırılmış, yaşanılanları gördükçe elleri titremiş, onlara dokunmaya çalışıp bir şeyler yapamamanın verdiği ‘  yetememezlik ’ ile canlılığını yitirmiş bir ses. Sesler çok şey anlatırdı. Verilen sözlerin yok oluşuna tanıklık eden, gizli kalmış hislerin yoğunluğunda kesiliveren… Son anda gün yüzüne çıkan yine seslerdi.. Seslerin de bir rengi vardı. Sesler kimi zaman karışır ebruli bir hal alırdı. Ardından yağmur yağar tüm şehir kendine gelirdi. Biraz da yosun kokardı. Gökyüzü daha çok eşlik ederdi bize. Bir sözcükten esinlenip hikayeler yazan kadın belirirdi yanımızda. Titrek elleriyle tuttuğu fincanı ve kahveyi içerken ki buğulu bakışları o kadar esrarengiz gelirdi ki bize.. Bir filmin karesi içinde hissederdik kendimizi..
Masalarda bıraktığımız kahve ve çaylarımız tanıktı vurgun yemiş sevgilerimize. Bir de sigaralarımızı söndürdüğümüz bardaklar. Yazdıkça kalemimiz tükenirdi, bizim gibi. Tarih yazmayı unutuyorduk duvarlarımıza. Kitaplarımızı yarıştırırdık bir de yarım bırakılan düşlerimizi tamamlamaya çalışırdık.. Hangi hengameden sağ çıkmıştı ki düşlerimiz yoksa hala boğuşuyor muyduk?


Yangın yerlerine doğru giderdik. Karabasanlı gecelerin sabahında. O sabahlar ki ’ farkındalığımızı ’ gün yüzüne çıkarırdı. Bir dokunuşun kayıp yoldaşıydık. Hangi kelime dize getirir içimizdeki kırıklıkları? Mecalimiz yoktu kırıklıkları onarmaya. Yeni kelimelerle yazıyorduk şimdi yarım bırakılan hikayeleri.

Aile Çay Bahçesi






‘’ Öğretmenimizin karatahtaya sürten tırnağından çıkan sese benzer bir çığlık yükselirdi içimden. Yutkunamazdım.’’ -s.49.-

‘’  Herkesin böylesine iyi olduğu dünyada kötü olma hakkımı sonuna kadar kullanmaya karar verdiğim o geceyi hatırladım.’’ -s.72.-

‘’ O, tadına doyum olmaz bir şiirdi, ben taslak halinde bir roman.’’ –s.105-

‘’  Müzeyyen. Annesinin kuzusu. Babaannesinin biriciği. Babasının.. Sahiden babamın neyiydim? Bütün bu hikayenin içinde benim rolüm neydi, diye düşündüm hep. Benim repliklerimi kim yazmıştı, mizansenlerimi kim belirlemişti ?  Sahneye hangi taraftan gireceğime, uslu kızı oynarken neler giyeceğime, içimdeki kötülüğü kusmaya başladığımda nelerden soyunacağıma kim karar vermişti? Okuduğum bütün kitaplarda beni anlatacak bir karakter arardım. Dinlediğim radyo oyunlarından, izlediğim filmlerden bir  cümlecik çalmaya çalışırdım. Saatçi Nejat Bey ile ev hanımı Meral Hanım’ ın kızı Müzeyyen’i bana anlatabilecek bir cümle.’’

Yekta Kopan’ ı ilk kez okuyorum. Akıcı ve gerçekten sürükleyici bir anlatımı var. Cümlelerin içinde boğulmadan,sıkılmadan okudum. Birçok insanın kendinden bir parça da olsa bulabileceği karakterler var. Kendine özgü üslubuyla zihnimde yeni kareler oluşturabilmeyi sağladı. Yalnızlığınızda şekersiz ve  demli çaylarınız varsa size eşlik edebilecek içli bir kitap..







.

Ad

E-posta *

Mesaj *