.

.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

....

Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.
Ahmet Hamdi Tanpınar / Huzur

kahve ve şiir

‘’ ben bir dere yatağının en kıvrımlı yeriyim / bilemem nerelerden akar da ince ince / su gelir yara değer değdikçe eririm / örseli bir bahçenin acemi gülüyüm / bilmedim bir türlü /  bilemem bir mevsimlik rengi ben / dörde nasıl böleyim /  gizemli bir suskunluğun dargın diliyim / kan gülleri büyütürüm sabır saksılarında… / - 1980 Şükrü Erbaş -

28 Ağustos 2015 Cuma

nehir

Zihin kendi içinde labirentler kurar ve sonunda labirenti kendi yok eder. Ezber bozan söylemler kendini göstermeye başlamıştır. Kurumaya yüz tutmuş kelimeler bir nehrin içinde yüzmek ister. Gittiği yerlerden toplar taşları biraz da kırık dökük olanları. Getirir yazın en sıcak günlerine. Kelebekler kendini yeniden var eder. En iyi onlar tanımlar ömür denen süreci. Onlara kulak vermeli biraz da. Günün en çok beklenen zamanlarının hayaliyle yaşayan çocuklar gökyüzüne uçurtmaları salmak ister. Rüzgar ise onlara eşlik eder koşarken nefes nefese kalıp soluklanırken içtikleri bir yudum suya armağanlar sunarlar. 

Filmlerden geriye kalan birkaç not ışık tutar gizlenmiş ürpertilere. Yitirilmiş bir ezginin tekrar tekrar dinlenilmesinde saklıdır beklenenler. Yaz; bir gezginin geçtiği yerlerdeki bakışlarda kalır. Gölgeler bir nehrin en taşkın vakitlerini düşürür buğday rengi yüzlere. Günaşırı düşürülür tüm alacalı renkler. Bir ezginin peşinden gitmek ve boğazda düğümlenen harfleri açığa çıkarmak… Sıcak bir yaz gününde demlenen çayın çöken en derin yerindedir bakan gözler. Gözler ki beklentisiz bakar her yeni var oluşa. Saçlar gibi harfler birbirine dolanır çözümlenemez. Bir yazının en sönük kelimesindedir görülenler. İğne ucunun bıraktığı sancıyla başlar günler bazen. Güneş geçmişteki tüm körlükleri açığa alır ve kendine yeni algılar bulur. Zaman ise aralıkları beklemez.

25 Ağustos 2015 Salı

Anton Çehov - Hikayeler

Öyküler:

- Besleme
- Evet, Haklı O
-Günün Filozofu
- İşler Tıkırında
- Kader.


‘ Lamba sönünce ortalığı kaplayan karanlık, sıkı sıkı kapatılmış iki küçük pencereden vuran ay ışığı, dışarının derin sessizliği, arada bir beşik gıcırtısı ihtiyarlara,  ömürlerinin artık bitmek üzere olduğunu, gençlik günlerine bir daha geri dönmenin imkansızlığını anlatıyordu.

…Bir zaman sonra vücut, etrafta olan bitene kayıtsız kalıyor yalnızca beyin çeşitli düşüncelerle işliyordu. Sürüp giden hayatla beraber ölüm fikri  orayı da işgal etmektedir.’-s.70-

24 Ağustos 2015 Pazartesi

no woman no cry

maviye iz süren ile tatlı günlerimizin ses ve sözleri :)

No Woman No Cry
No woman no cry.
No woman no cry.
No woman no cry.
No woman no cry.

Say I remember when we used to sit
in the government yard in Trenchtown.
Observing all the hypocrites
as they'd mingle with the good people we met.
Good friends we had and good friends we lost
along the way.
In this bright future you can forget your past.
So dry your tears I say.

No woman no cry.
No woman no cry.
Hey little darling don't shed no tears
No woman no cry.

I remember when we used to sit
in the government yard in Trenchtown.
And then Georgie would make a fire light
as it was love wood burning through the night.
And we would cook wholemeal porridge
of which I'd share with you.
My feet is my only carriage so I've got to push on through.
But while I'm gone (I mean it)
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright
ev'rything's gonna be allright

No woman no cry.
No woman no cry.
Oh my little sister don't shed no tears.

No woman no cry.


Hayır Kadın Ağlama
Hayır kadın, ağlama,
Hayır kadın, ağlama,
Hayır kadın, ağlama,
Hayır kadın, ağlama,

Söyle bana hatırlıyor musun
Trenchtown'daki belediye avlusunda otururduk.
Sevdiğimiz iyi arkadaşlarımız geçerdi oradan,
Ve onların arasına karışmış iki yüzlüler...
İyi arkadaşlarımız oldu ve iyi arkadaşlar yitirdik...
Bu parlak gelecekte geçmişini unutabilirsin.
Hadi sil gözyaşlarını, söyledim sana...

Hayır kadın, ağlama,
Hayır kadın, ağlama,
Hey küçük sevgilim, gözyaşlarını düşürme yere     

Hayır kadın, ağlama,

Hatırlıyorum da hani
Trenchtown'daki belediye avlusunda otururduk.
Sonra georgie bir ateş yakardı
Gece yanan aşk yangını gibi...
Kepekli yulaf lapası pişirirdik...
Onu bile paylaşırdık seninle,
Ayaklarım beni tek taşıyan şey ve bir şekilde gitmem gerekiyor...
Ama ben buralardan gidiyorken demeye çalışıyorum ki...
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek
Her şey yoluna girecek

Hayır kadın, ağlama,
Hayır kadın, ağlama,
Benim küçük kardeşim, gözyaşlarını düşürme yere.

Hayır kadın, ağlama.


nostalji / cezmi ersöz - şehirden bir çocuk sevdin yine


SEN ASLINDA ÇOK ESKİ BİR ŞEYE AŞIKSIN

Künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerimi
Ölürsem beni seninle ararlar şimdi
Bak, incelirken zehirleniyorsun yavaş yavaş
Beni yanaşma ruhum boğuyor geceleri
Ölürsem beni seninle ararlar şimdi
Yüreğim paslı bir sarnıç
Gözyaşlarının demi hala avuçlarımda
Sesleniyorsun sevdaların kilitlendiği manastırlardan
Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman
Künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerini
Ölürsem beni seninle ararlar şimdi

23 Ağustos 2015 Pazar

Momo - Michael Ende

 ‘ Karanlıkta ışığın parlıyor
Nereden geliyor, bilmiyorum
Çok yakındaymış gibi görünüyor,
Oysa o kadar uzak ki.
Parla, parla küçük yıldız!’ ( eski bir İrlanda çocuk şarkısından )

‘ Beppo’ ya göre dünyadaki bütün anlaşmazlıklar kasıtlı ya da kasıtsız , aceleye getirilerek söylenmiş birtakım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordu.’ –s. 41-

‘ Dünyada zamanın akışı içinde bazen önemli anlar vardır’ dedi Hora Usta. ‘ Bu anlarda en uzak yıldıza kadar evrendeki her şey , yalnızca tek bir defaya özgü olmak üzere tek bir konum alırlar. Ne daha öncesinde ne de sonrasında bu konum bir daha asla meydana gelmez. Ama ne yazık ki insanlar bundan yararlanmasını bilmiyorlar ve yıldız zamanları belirsizce kayıp gidiyor. Ama bunu bilen biri oldu mu, dünyada çok büyük olaylar olur.’ –s. 164-

‘ Bu saatler sadece benim eğlencem . bunlar her insanın göğsünde taşıdığı şeyin basit birer taklidi yalnızca. Çünkü nasıl gözleriniz görmeye,  kulaklarınız duymaya yarıyorsa , insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gök kuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle, algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.’-s.179-

‘’  Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır.
Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir
ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse
onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük
sır zamandır.
Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır ama
bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki bazen
bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken bazen de
göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip
kısalığı uzunluğu o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır.
Çünkü zaman yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.. ‘’

18 Ağustos 2015 Salı

"bana bir varmış de
bir varmış,bir yokmuş deme
içime dokunuyor..."

Can Yücel


Beyaz Frezya

‘ Gün başlar gün biter. Birileri gelir, birileri gider. Zamanla her şey değişir ve unutulur. Ama kahramanlar asla unutulmaz hep hatırlanır.’-s.84-


13 Ağustos 2015 Perşembe

Şükrü Erbaş - İnsanın Acısını İnsan Alır


‘ sadece küçücük bir gül benim özlediğim.’ -  ritsos –

‘ ah şu kayıtsızlığın gücü! budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren.’  - Pavese  -

‘ ellerini yüreğine bastırarak baktı herkes bu ışıksız, kısık sese.. güzel mi, acı mı bilemiyorum, dedi, ne kadar kötü olursa olsun herkesin geçmişi, cenneti oluyor bir süre sonra. -s.25-

‘ Yalnızlığa Güzelleme -  Orada yalan söyleyen kimseyi bulamazsınız Ömür Hanım. Orada  sizin güzelliğinizden geçmemiş hiçbir şeyin yeri yoktur. Orada zaman yalnızca sizsinizdir ve binlerce hayatı içine alacak kadar geniş, dingin ve sevecensinizdir.. Uzaklık yoktur. Zorunluluk yoktur. Alınır satılırın dışında her şey. ‘’ bir kulak çınlaması, bir kirpik kırılması, zamanın ve mekanın dışına çıkarır sizi. Birini gerçekten özlemişseniz ancak o zaman yüreğiniz etinize batar. Hiçbir şey eskimez yalnızlığın ülkesinde Ömür Hanım. Bencil gibi görünen bir serdengeçtidir yalnızlık; gider kalabalıkta yıkanır, gelir kalabalıktan yıkanır.
Yalnızlık bizim içeriye ve dışarıya ışık veren biricik penceremizdir Ömür Hanım.. İki kanadı vardır, istekten ve korkudan çarpar durur bir ömür içimizde..’-s.49-

‘ sesimiz öteki seslerle menevişlenir. Çoğalırız. Geldiğimiz yol silinmiştir hayal ülkemiz parmaklarımızın ucundadır. Nereye gidersek gidelim, döneceğimiz yer burasıdır artık. İyi ki varız, deriz, iyi ki varlar.’-s.55-

‘ saçının her telinde bir sorunun ağırlığı, bir umutsuzluğu ‘güzel bir durumu kıyısına’ çekiyormuş gibi zorlanarak ve acıyla, odanın iç geçiren alacakaranlığına döndü yüzünü.
..sesinde akşamın turuncu dalgınlığı, kirpiklerini kentin kararan kalbine gömmüş, kimsenin erişemeyeceği bir uzaklığa çekmek ister gibi, balkonun boşluğa uzanan avucunda yudum yudum siliniyordu.’-s.75-

‘ ayrılık ne biliyor musun?  Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar ne yıldız kayması gecede, ne güz , ne ceplerde tren tarifesi , ne de turna katarı gökte.. insanın içini dökmekten vazgeçmesidir ayrılık… ipi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine..
… ne yapacağımı sanıyorsun ki, tenin tenime bu kadar sinmişken ; ömrüm azala azala akarken önümde; gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken. Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime, bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.’-s.110-11-


‘Yüreğindeki ‘ süveyda’ya sahip çık. Ütopyanı ellerinle kur ve koru. Geleceğin olmayacak yoksa.’-s.139

12 Ağustos 2015 Çarşamba

kuşlar..


Bir kıyısız zamana kanat vuruyor. Üzerimden uçan bütün kuşlar -Şükrü Erbaş 
*
Sen gökyüzüne baktığın zaman / Kuşlar yakıyorlar kanatlarını -Ahmet Erhan
*
Pencereden tepeler görünüyordu, bulutlar ve birtakım kuşlarla devinen tepeler.. Yakınımdan geçiyordu bazı kuşlar da -Edip Cansever 
*
Kuşlar da kaderle uçar.. -Cahit Zarifoğlu 
*
Sen gittin gideli kuşlar anlamaz görünür.. - Hilmi Yavuz


11 Ağustos 2015 Salı

tanık

Mürekkebin parmaklarında belirsiz şekiller çizdiği saniyeleri yaşıyorsun şimdi. Tırnak içinde belirtmediğin her eylemin sabahlarına bilinmezlikleri ekler. ‘ Düşünebildiğin kadar özgürsün’ diyordu altını çizdiğin cümlelerden birinde. Renklerin  bir ressama yol göstermesi gibi gizem doluydu özümsediğin kayboluşların. Sıyrılamadığın düzlemler kanatır tırnaklarınla tozlanmış kağıtları. Bir mum yakıyorsun geceye hoyratça güzellemeler sunanlara. Mumların rüzgarla bütünleşmesi ruhunda duvarları aşıyor. Kardelen bir çiçeğin adı mıydı yoksa heyecanla mektupları okunan kişinin adı mı? Anımsamıyorsun. Duvardaki resim ahşap kareler içinde gülümsüyordu sana. Uçurumun eşiğinde duran kanatları olan bir insan resimlenmişti siyah beyaz dokunuşlarla. Gün ortasında uyuklarken zamanın ayak izlerine kulaklarını tıkıyorsun esmer yüzün çarmıha gerilişinde. Hızına erişemediğin, kokusunu alamadığın, yüreğini içsel sızılarına açamadığın öyküler dinlemekten yoruldun. Kırmızı ya da maviyi anımsatan saçlar eşlik ediyor kahramanlarına. Bir de eski zamanlardan kalma adanmışlığın sembolü olan kolyeler. Evlerin ıssız mabetlerinde dilin sürçüyor . Dışarıdan gelen sesin bitiremediği pazarlığı duymak istemiyorsun.  İnce bir kağıtla kesiyor umutlarını yapılan anlaşmalar.

Hangi kent tanıktır şimdi sana? Yaşadıkça oluşan çizgilerin ayak üstü gelip gidenleri ağırlıyor. Kaotik bir yok oluşun resmidir duvarlara kazınan. Kapağı açılmamış, yıllanmış dolaplar ve birbirinin aynı olan yaşanmışlıklar ile ölümü bekleyen insanlar kapında belirdi günlerce. Yazdıklarının ötesine geçmeli, kutuplardan daha soğuk yeler ararken dönüp iç dünyana baktığında asıl soğukluğun bertaraf edemediğin yanılmışlıklarının içinde olduğuna tanık oldun . Tanık oluşlar geceden uzaklaştı.

çağrılmayan yakup

       
          '' Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
          Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
          Geçti ve kolayca gittiler
          Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
          Yanan güneşin altında
          Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
          Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
          Ve sordum
          Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
          Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
          Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
          Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
          Durmadan kendimle karıştırıyordum
          Kimse beni tutup çıkarmıyordu
          Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
          Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
          Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
          Yakubun biri
          Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
          Kendime bir isim düşünerek
          Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
          Ancak gelebildim..
         Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
          Odamın düşünülmesi halinde bile
          Kimseler yoktur
          Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
          Ve biraz da çarşılar
          Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
          Bitmesin
          Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
          Kirli ve eski
          Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
          Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
          İntiharlara doğru büyüyen içinde
          Ben, yani Yakup
          Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
          Açgözlü, mor kurbağalara
          Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
          Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
          Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
          Ben
          Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
          Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
          Uyumak istiyorum.
          Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
          Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.''
         
        -edip cansever-

Boyalı Kuş - JERZY KOSINSKI

Farklı olmanın cezası sabittir.

Farklı olmayı anlatmaktadır “Boyalı Kuş” isimli romanında Polonyalı yazar Jerzy Kosinski. Avrupa’nın Katolik ve Ortodoks ortamlarında, ikinci dünya savaşı sırasında ailesi tarafından korunmak amacıyla sokağa salıverilmiş Musevi bir çocuğun yaşadıkları.

1939 yılının sonbaharı, İkinci Dünya Savaşı'nın ilk haftaları. Binlerce benzeri gibi altı yaşındaki o küçük çocuk da, Orta Avrupa'nın büyük bir şehrinde yaşayan annesiyle babası tarafından uzak bir köye gönderildi. Birtakım olaylar bütün hesaplarını alt üst etti. Başıboş kalan çocuk bir köyden diğerine geçti durdu.

Savaşın dört yılını geçirdiği köyler, belirli bir bölgede toplanmıştı. Köylerinden dışarı çıkmayan, kendi aralarında yaşayan, sarı saçlı, açık tenli mavi gözlüdür oraların köylüleri. Oysa çocuk esmer, kara kaşlı ve kara gözlüydü. Herkes çocuğu Çingene ya da Yahudi sandı. O günlerde Yahudiler, Nazilerin emri ile öldürülüyor. Yanında bir Yahudi barındıran da öldürülüyor. Bu nedenle çocuk doğru dürüst ailelerin yanında falan değil ne kadar deli tuhaf insan varsa onların yanında kalmak zorunda kalmıştır. Kitapta anlatılan öyküler insan psikolojisini altüst edecek tarzdan. Çocuk, kuşçu Lekh'in yanına sığınır. Lekh ormanda en güzel kuşları yakalar, bunları köylülerle takas ederek hayatını kazanır. Ludmilla yöredekiler tarafından dışlanmış bir kadındır ve Lekh'in sevgilisidir. Zaman zaman buluşurlar, ancak hiç kimse kadının yaşadığı yeri bilmez. Ludmilla uzun süre ortadan kaybolduğunda Lekh en güzel kuşlardan birini seçer, onun her yanını rengârenk boyar. Ormanda, çocuğa kuşu ayaklarından tutarak sallatır, tepelerinde onun bağrışına gelen yeteri kadar kuş toplanmasını bekler. Sonra bırakır sürünün içine boyalı kuşu. O özgür olduğuna emin, katılır sürüye. Onlar ise kendilerinden biri olmadığına inandıklarından gagalayıp parçalarlar garip misafiri; zavallı kuş tüysüz, kan içinde düşer yere. Lekh'in sevgilisini görememesi uzadıkça kuşların kurbanlığı da sürer.




9 Ağustos 2015 Pazar

renk

Farklı bir ses ve değişken bir yüz toparlanır sessiz gün batımlarında.  Yağmurun getirdikleri yayılır toprağın kokusuyla beraber. Terk edilmiş bir yüz, ellerini uzatır bilmediği duraklara. Kağıt kaleme sarılır gibi sarılmak istersin dostlarına. Mum ışığında duvara yansıyan gölgelerde şiirleri hissetmek, altını çizdiğin kitapları tekrardan gözden geçirmek… Gün, rüzgarları da alıp gelir boy verir fesleğenlerle birlikte.  Anlamı bilinmeyen kelimeler, pencereden gülümser güneş ışınlarıyla. Çöle karşı duruşlar ile yakılan tütsülerin dumanı tüter inceden. Ağaç yaprakları dallarını uzatır ve  ince parmaklı elleri ağırlar. Eller hiçbir zaman gurbet elden gelip sana yarenlik etmedi, etmeyecek. Şimdi duvarların gizli bölmelerinde askıya alınmış tüm cümleleri saklıyorum.

Yaz, en mağrur yüzünü gösterir kendi köşesine çekilmiş bir annenin geriye çekilmiş hislerinde gizlidir hayatın tükenmiş kalemi. Kalem tükense de yazmaya devam eder bulutumsu gözlere. Muğlak bir hengameye doğru koşanlara adım izlerini ne kadar uğraşsa da gösteremez, oysa ne çok isterdi izlerinin duyulmasını. Sesi dahi duyulmazken nasıl olur da adımları duyulurdu ki. Sesi yüzüne yansır kendi anlattıklarını yine kendi dinlerdi en çok.

Beyaz bir tenin en olmadık yerinde beliren yaralar gibi yürekler de yara bere içindedir şimdi. Uzaktan gelen ses duymazdı bile. Alınan notlar sarımtırak sayfalara işleniyor karanlığın kendini yok ettiği saatlerde. Yalnızlığın özümsenen dakikaları deniz kabuklarına fısıldıyor gülümseyen gözleri. Alaca karanlık ve içten gelen kelimeler, bilinmeyen şarkının notalarında kanıksıyor duyumsadıklarını. Bihaberdir şimdi kelimeler  karalamalardan. Yanı başında bekleyen kitaplar gözlerini süzer planlanmış zamanlardan aşırılan dakikalara. Yosun tutan taşlar  akşam rüzgarlarında yeniler kendini. Ruhun öteki serzenişidir, rengi solmuş infazlara karşı duyumsanan. Ses yükseldikçe uzaklaşıyor sığlaşan dosyalar.


Sıralanan senaryolar , terk  edişlerimin başlangıcıdır artık.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

‘Yukarı bakıyorum; bulutlar oluşuyor, sonra tekrar oluşuyor. Embriyoya benziyorlar; vefat edip dinlenmeye çekilen bir arkadaşa benziyorlar. Ya da, bahar gibi sevecen kocaman bir kola benziyorlar; istesen uzanacak ve içindekilerle birlikte o bez bohçayı alacaksın..’

‘Dikkat et, ruhunu sergilerken
Dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme’


-Patti Smith-

6 Ağustos 2015 Perşembe

geceden ödünç alınan..

‘’ tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya..’’

Can alıcı kelimeler ve bıraktığı yankılarla oluşan siluetler. Sadece bir hayal ile avunanların gözlerindeki perde eskiyor. O kadar uzak ki şimdi masa başı uğraşıları. Zamana göre planlanan yitirilmiş bir kaide gibi. Ardında sadece bir imzayı bırakır. Sıcak bir günde gördüğü çiçeklere heyecanla koşan çocukların, aniden yere düşerken yaşadığı şaşkınlıkta hissedilir günün en belirsiz saatleri.

Uzak bir şehrin özlemi çekermiş insanları. Göz kapakları ağırlaşan bir gezginin uykuya direnmesi gibi ille de yürümek ister ayaklar. Her adımdaki uyanışlar ebruli bir renge dönüşür. Gece ayaklanır, gizemli bir yol alışa doğru ilerler. Toprağın her zerresi yeni kanayışlara aşinadır. Bir yanardağdaki lavlar gibi ya da bir şelalenin en hızlı aktığı yerdedir kanayışların rengi. Bilinen tüm küçük hayatlar belki de bugün ilk kez yendiler.  En uzun susuşlar geceden ödünç alır sesleri. Kanmak yara bere içinde. Kulakları sağır eden bir uğultu başlar bir ormanın en ıssız yerinde hissedilene eş. . Kurutulmak için biriktirilmiş çiçekler alınan notlarla iç içedir. Her yıla bir çiçek ismini adamak gibi.. Her yıla bir çiçek ismi.. Eskimeye ve unutulmaya inat..

5 Ağustos 2015 Çarşamba

nostalji / Martı - RICHARD BACH

‘ bildiğiniz gibi martılar uçarken sendelemezler, kesinlikle hızları kesilip düşmezler. gökyüzünde uçarken hızlarının kesilmesi onlar için bir ayıp, bir utanç kaynağıdır.’-s.11-

‘ bedenin, onun hakkında düşündüklerinden başka bir şey olmadığı konusunda, konuştuklarımızı sakın unutma.’-s.86-



‘ yaşamak için ne çok neden var: Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka neler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz, uçmayı öğrenebiliriz..’- s.25-
' Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak..

(…)
En yüksek uçan martı, en uzağı görendir.'

4 Ağustos 2015 Salı

Sabahattin Ali - Değirmen


‘ çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.’-s.40-

‘ çünkü, azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.’-s.41-

‘.. burada seni sıkan halk, muhit değil kendi mevkiindir; sen efendi olmak kabiliyetinde değilsin.. sen nizam, bunun gibi kayıtlara tabi olmayacak kadar serserisin… muayyen bir daire, muayyen bir ikametgah seni sıkar, sana her gün değişen bir yatak lazımdır.. ne yazık ki bunları daha şimdi anlayabiliyorsun. Artık yapacağın, mukadderin olan yaşayışa avdettir. Bunun içinde evvela başından melon şapkayı sırtından kolalı gömleği çıkarmalı, siyah fanilanla tam bir uçarı olmalısın. Göreceksin ki hayatın zevki değişikliktedir… ama öyle elbise değiştirir kadar basit olanlarından değil, hayatında yeni bir istikamet verecek kadar büyük tenevvülerde ( çeşitliliklerde ).’-s.120-


‘  seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak – söz aramızda- gene hoş şeydir. Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.’-s.23-

1 Ağustos 2015 Cumartesi

"Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi habersizdir"
Noam Chomsky

.

Ad

E-posta *

Mesaj *