.

.

23 Eylül 2014 Salı

.........



'' Taşlar zaman

Rüzgar

Rüzgardan yüzyıllar

Ağaçlar zaman

İnsanlar Taş

Rüzgar

Kendi içine doğru esiyor

Ve taş günün içine gömülüyor

Su yok

Ama gülümseyen gözler var.''

Octavio Paz

20 Eylül 2014 Cumartesi

Oya Baydar - Elveda Alyoşa




‘ Midyelerin kumlarını anımsıyorum dişlerimin arasında. Denizin yosun kokusunu, birden esmeye başlayan gece yelini ve on yıl öncesinin kahramanlarını ve hainlerini. Bir ‘ Eski Tüfek’ ten söz ettiğimizi. ‘ Biz de mi Eski Tüfek olduk artık?’ dediğini senin. Ne garip şu insan belleği. Masada başka kimler vardı anımsamıyorum da senin tam arkanda, ay ışığında parlayan bir sarı gül goncasını ve Feliks Kedi’nin birden masanın ortasına atlayışını anımsıyorum.’ –s.17-

‘ Yüzün yorgun, yüzün sürgün..’

‘ Yüzün düşünceli, yüzün karanlık, yüzün küskün. Gözlerinde sisli bir şeyler var. Günbegün kendi değişimini izliyorum değişen yüzünde. Ayrılmaz parçan olan pırıl pırıl bir mizahın, aydınlıktan karanlığa, sevecenlikten kuruluğa, gülmeceden kedere dönüşünü… Durmaksızın, acımasızca, kendi kendini tahrip ederek hesaplaşmanı kendinle ve çoğunlukla yenik düşmeni..’

‘ İçimizde dalga dalga kabaran, isyana dönüşen bir özlem..’ –s.20-21-

‘ Her şey yıkılıyor.. Duvarlar, kaleler, şatolar, yıldızlar, heykeller, hayaller, inançlar, değerler, geçmişe bağlanan her şey.. Her şey tuzla buz, paramparça!..

Merhaba yeni dünya! Elveda Alyoşa!..’ –s.38-

‘ Tüketilmeden noktalanan, yarım kalmış bir sevginin buruk anısı.. Hayır, orada ağlamamıştın. Kaç arkadaş vuruldu, kaç darağacı kuruldu, kaç ölümsüz var geride bıraktığımız. Hayır, sen sfenksler gibi susmuştun, ama ağlamamıştın. Sevdiğin kadınlar ya da yoldaşların seni tek ettikleri zaman.. Hayır, sen orda ağlamamıştın..’ –s.44-

‘ Biraz daha hızlı gidelim, arada ayrılıklar var, atlayalım onları.’ –s.61-

‘ Duvarı sevmedim, savunmadım. Ama karşı da çıkmadım, yüksek sesle haykırmadım yanlışlığını. Sorularımın yanıtlarından çok, belki de yeni sorulardan korktum. Yüksek sesle söylersem sesimin duvarı değil, ardındaki ütopyamı yıkmasından korktum.’-s.123-

‘ Orada öyle mutfak kapısına dayanıp durmuşsun. Omzunda tüylü güzel kuyruğu, ürkek zeki bakışlarıyla Gorki Parkı’ ndaki sincap. Çayırın üstüne bağdaş kurmuş, Devrim Tarihi kitabımızı önüne açmışsın. Daha her şey yerli yerinde. Ne duvarlar ne inançlar yıkılmış; ne yıldızlar ne heykeller ne umutlar parçalanmış. Yüzüne zaman zaman o bezgin anlatım gelse de –şu sıcak günlerde otuzundan, kırkından sonra böyle ders çalışmak!- ilk yaprak kıpırtısında , sincabın daldan dala ilk sıçrayışında ya da yaptığım bir şakada aydınlanıveriyorsun. Yaşama sevincimiz her türlü yorgunluğu yeniyor.’ – s. 60.-

‘ Ben seni, duvarın öte yanından, kurtarılacak dünyadan gelen umutsun diye; inançlarımın, kimliğimin, doğrularımın, dev aynalarında tasdikisin diye sevdim. Güvenli, mağrur, muzaffer kimliğimin derinliklerinde gizlenen korku dolu, ürkek çocuk kuşkularına Batı’ dan gelen etkili bir ilaç, sarsılmaz bir kanıtsın diye ve belki de kadınlığını bile öne çıkarmaya gerek duymayan, iddiasız, özgür, huzur dolu güvenin için sevdim.

Sevdim mi?

Hiçbir aşk sözcüğü söylenmedi aramızda. Hiç soru sorulmadı. Hiç kavga etmedik, hiç söz vermedik, hiç bağlanmadık birbirimize. Buluşurken, konuşurken özgürdük. Yasamız yoktu,tarihimiz, sınırımız da. Farklı yönlerden esen rüzgarlar gibi , belirsiz bir zamanda , belirsiz bir yerde buluşurduk. Dünya küçüktü ve bugünüyle olmasa da yarınıyla bizimdi.

Dünyalarımızı ayıran duvarda payım, emeğim vardı. Duvar, inancımın anıtı, istesem de istemesem de kimliğimin rozetiydi. Seni duvara karşı duyduğum karışık duygulara benzer titreşimlerle, korkuyla, kuşkuyla ama umutla sevdim. Duvarı anlamsız ve çirkin bulduğunu sezdiğim zaman, senden kuşkuya kapıldım, duvardan değil.’ –s.119-

‘ Akropol’ den inerken morsalkımlı çardaklı bir meyhane vardır, güneş batmadan yetişelim. Sen Nehri’ nin köprülerinden  Notre Dame ‘ı seyrederken sincap yine omzunda. Oslo’ da Vikinglerin gemilerine binip kar altındaki Norveç kırlarına, tahta kiliselerin ıssız dinginliğine kavuşmak şimdi bize gereken..’ –s.61.-

Son zamanlarda birçok cümlesinde kendimi gördüğüm, özümseyebildiğim  bir kitap oldu. Önerisinden dolayı maviye iz süren 'e teşekkür ediyorum..

19 Eylül 2014 Cuma

....





''çıksam
çıksam
zincirim kadar özgürlüğüm ,
yaşamak hep ötelerde..''

'' dili kopmuş bir hayal çanı yüreğim.
vurur durur çığlık çığlık 
içimde..'' 

-Şükrü Erbaş-

‘’Sanatçı, sanat yapıtları gerçekleştirmek için yaşıyor. Herkes üzerine düşen görevle yaşıyor, bir görevin parçalarıyla ve eşitsizliği algılıyor, birbirine gıpta ediyor. Oysa, her insan , yaşamının anlamını kavrayıp, buna göre yaşamalı. Bu doğrultuda herkesin hakkı var ve herkes eşit haklara sahip: Sanatçı, işçi, papaz, köylü, çocuk, köpek, erkek ve kadın.

Yaşamın anlamını keşfedemezsek, onu-bunu kurcalamaya başlayıp sorunlar yaratırız. Bu sorunlar, yaşamın anlamını kavrarsak, hiçbir zaman ortaya çıkmayacak. Benim görüşüm bu.
Başlangıçta, her şey yerli yerinde. Uygarlığımızın içine düştüğü çıkmaz, bu orantısızlıktan kaynaklanıyor. İki kavram uyumsuzluk içinde: Maddesel ve ussal gelişim. Bu, insanın kendisini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya karar vermesiyle başlamış. Toplumumuz, bu yanlış temel üzerine kurulu. İnsanlar birbirleriyle bir sevgi, dostluk, düşünce alışverişi dürtüsüyle ilişki kurmuyor, tabii yaşamını sürdürebilmek için. Ama, ben insanın başka türlü de yaşamını sürdürebileceğine inanıyorum: İnsan olduğu için, hayvan olmadığı için.

Eski toplumlarda, insanların doğa ile uyum içinde yaşadığı ve akıl almaz sonuçlar elde ettiği toplumların yaşadığını biliyoruz. Örneğin Sanskrit yazılarında uygarlıkları saptanan Doğu kültürleri ussal ve nesnel yaşama arasında bir uyum sağlamayı başarmıştır. Bu kültürlerden kalan belgeler, uygarlığın eski çağlarda doğru yönde gelişebildiğini göstermektedir. Bu uygarlıkların neden ortadan kalktığı sorusu yöneltilebilir. Başka kültürlerin oluşması, onlara düşmanlık beslemesi ve gelişmelerini engellemesi onları yok etmiş olabilir. Bilmiyoruz. Ne olursa olsun , insanın yeryüzüne düşünsel açıdan kendi kendini inşa etmek için geldiğini, içindeki ‘ kötülüğü’ yenmesi gerektiğini, bencillikten kaynaklanan ‘ kötülük’ dediğimiz duyguyu yenmesi gerektiğini kavramak zorundadır. Bencillik, insanın kendi kendini sevmediğinin belirtisidir., kendi kendini kavramadığının ve sevgi kavramını yanlış anladığının kanıtıdır. Tüm kavram ve olguların deformasyonu burada yatar.

Bilim dünyamızın budalalığı, yanılgısı ve giderek artan olumsuz sonuçları, kadının gerektiği anda dümene geçmemiş olmasından değildir. Bu olumsuz sonucun nedeni, insanlığın düşünce düzeyinin gereken yüksekliğe ulaşamamış olmasındandır. ‘’

-Tarkovski-


Tezer Özlü-  Yeryüzüne Dayanabilmek İçin kitabından -s.128-129-

18 Eylül 2014 Perşembe

maviye iz süren'e..




'' ben ve sen birlikte daha güçlüyüz evlat..''


Gecelerimize renk katan dizeleriyle varlığını daima yanımızda hissetmek istediğimiz , adı kadar ‘ bahar yüreklidir’ benim maviye iz süren ‘im…

Ne ara hazırladığını bilmediğim tiramisu ve çikolatalı pastaları kadar tatlıdır yüreğinden gözlerine yansıyanlar… En çok şiir dolu sohbetleri için soluğu yanında alırım. O, çok sonraları beni beklerken, fırına yeni sürdüğü içine sevgisini katarak hazırladığı pastalarla, sürpriz yaparım ona. Kapıyı heyecanla çalarım ve bir çift ışıl ışıl bakan göz beni karşılar tüm sıcaklığıyla. Vazgeçilmezimiz olan kahveyi hazırlar bir solukta… Başlarız konuşmaya.. Biriktirdiğimiz  tüm yaşanmışlıklarımız dile gelir. Sorgusuz sualsiz dinler. Dinlerken gözlerinden okurum . Sürekli bir şeyler yapabilme arzusunu... Hayatın tüm dar geçitlerinde mavi bir umut olduğunu söyler, 'durma onu yakala' der. En zor zamanlarımda beni bıkmadan dinler.

O, ‘ okuma aşkını’ bana benimseten çok sesliliği ve renkliliği yazılarında usanmadan dile getiren, biraz hüzünlü biraz kırılgandır da. Yüreği bir kelebeğin ki kadar hassastır…

Kırılganlığı tüm dünyaya karşıdır aslında. Sonra bir şekilde mavi umutları serpiştirir bitmeyen gece konuşmalarımızda.

Gittiğimiz konserde eğlenirken, öğrencisiyle karşılaştığımızda ona içten sarılışı ve gözlerinin buğulanmasında gizliydi yüreğinden dökülenler… Öğrencilerini kendi çocuğundan farksız görür, onlarla birlikte maviye iz sürerler… Doyumsuz bir mutluluğun kapısını açarlar…


Yanımda olduğun ve gülümseyen gözlerinle günlerimi aydınlattığın için teşekkürler mavi…



Bütün Bildiğim...



bütün bildiğim şu: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar,
damarlar arapsaçına dönmüş burada,
denizse kan denizi.

bütün bildiğim şu: eller uzanıyor,
gözlerim kapalı, kulaklarım kapalı,
çığlığımı geri çeviriyor gökyüzü.

bütün bildiğim şu: burun deliklerimden hayaller damlıyor
bize tur bindiriyor tazılar, deliler gülmekten katılıyor,
tıkırdayarak ayırıyor saat ölenleri.

bütün bildiğim şu: ayaklarım kederdir burada,
zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi:
kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.

Charles Bukowski


17 Eylül 2014 Çarşamba

karahindiba...


‘ Sen, hepiniz çirkin bir balıkçının oltasına yakalanmışsınız. Balıkçının ayaklarının dibindeki kovanın içinde yaşamak için çırpınıp duruyorsunuz. Dünyayı o kova, yaşamayı ölmemek sanıyorsunuz. Özgürlüğünüz o kovanın hacmi, ömrünüz gün bitip balıkçı eve dönene kadar.’

‘ Dışarıda koskoca bir dünya var. Zıplasan, çıksan göreceksin. Ölürüm diyorsun,  denize kadar giremem diyorsun. Gitme, öl, ne çıkar. Kovanın içinde senin gibi onlarca korkakla yaşayacağına, hiç değilse cesur ve özgür olarak ölürsün. Ama sen o kovadan atlayamayacak kadar korkaksın Numan. Sen, senin için tüm hayatını vermeye hazır bir pelikanı sevemeyecek kadar korkaksın.’ -s.70-

‘ Biliyor musun nasıldır, insanın kendi halinde bırakılması, kendisiyle baş başa, kendi insafına terk edilmesi.’ -Wolfgang Bochert-



‘ Bir karahindiba tohumuydu. Ayaklarımın ucuna kondu. Birdenbire her şey aydınlandı. Yoğun ışıktan kamaşan gözlerimi bir süre kapadım. Açtığımda ayaklarımın dibinde tohumlanmış bir karahindiba vardı. Gülümsedim. Eğildim, narince gövdesinden kopardım. Karahindibanın yuvarlak çiçeği dünyaya , çiçeğinden çıkan tohumları ise bana benziyordu. Başlarını göğe kaldırmış, bir an önce hayata karışmak için sabırsız gözlerle  bakan bana, onlarca Adnan Çubuk..’ -s.126-


.....






Milan Kundera - Bilmemek



‘ Yıllar sonra tekrar görüşen insanların heyecanını hayal ediyorum. Bir zamanlar sık sık görüşmüşlerdir ve bu yüzden de aynı yaşanmışlıklarla, aynı anılarla bağlı olduklarını düşünüyorlar. Aynı anılar mı ? Yanlış anlamalar burada başlar: Anıları aynı değildir; ikisi de geçmişten iki ya da üç durum hatırlamaktadır; ama herkesinki kendinedir; anıları birbirine benzemez, birbiriyle örtüşmez; hatta nicel olarak bile birbirleriyle kıyaslanamazlar; biri öteki hakkında, onun kendisi hakkında hatırladığından çok daha fazla şey hatırlar; önce belleğin kapasitesinin bir bireyden ötekine farklılık göstermesi ( bu da her biri için kabul edilebilir bir açıklama olurdu ) yüzünden, ama aynı zamanda ( ve bunu kabul etmek daha zordur ) birbirleri için aynı derecede önem taşımamaları yüzünden.’  -s.88-

‘  ..Ve korkunç olan da bu: Hatırlanan geçmiş, zamandan yoksundur. ‘ –s.90-

‘.. Şimdi bütün bu vedaları (sahte vedalar, yapay vedalar ) hatırlarken kendine şöyle dedi: Vedalarda başarısız olan, kavuşmalardan pek büyük bir şey bekleyemez.’-s. 94-

‘ Kimseyi ilgilendirmeden hayatın içinden geçip gitmek ; kimse dinlemeden konuşmak, merhamet uyandırmadan acı çekmek, yani , daha sonra kendisinin gerçekten yaşadığı gibi yaşamak.’-s. 119-

‘ Ve Milada , yenme dehşetinin bütün hayatın iç yüzü olan daha genel bir dehşetin uzantısından başka bir şey olmadığını biliyor:

  Beden olmanın , bir şekilde var olmanın dehşeti…’s.151-


15 Eylül 2014 Pazartesi


' dış ses ( pavese) : yaşanacak bir yaşam vardır 
binilecek bisikletler var
yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır..'

tezer özlü- zaman dışı yaşam s.17

14 Eylül 2014 Pazar

eylül.....



varsın eylül vurmuş olsun bahçeleri
bağlar bozulmuş olsun
sen yine hiç bozmadan sevinçleri topla sen
geçtiğin yerlerdeki çocuk gülüşlerinden...

-adnan yücel-

13 Eylül 2014 Cumartesi

dostlar...


Dudakta beliren kan ve bitirilemeyen duyumsayış.
Anlam verilemeyen rüyalar bira bardağında yeşil çay içmeye benziyor.
Dost yüreğiyle yanımda beliren, her gün benimle konuşmaktan bıkmayan güzel saçlı kızla aldatılmışlığımıza ve terk edilmişliğimize gülebiliyoruz..
Güldükçe hafifleşiyor yaralarımız.
Birbirimize sözler veriyoruz daha çok okuyacağımıza dair.
Okudukça ellerimiz daha çok kalem tutacak biliyoruz.
Bu kalem ile üstünü çiziyoruz tüm bedbahtlıkların.
Başvurularını kaçırdığımız her fırsatı şansa dönüştürebilmek için yeni planlar sunuyoruz atmosferinde yeni kokular oluşturan dünyaya.
Aksatmamaya karar verdiğimiz gece yürüyüşlerinde daha hızlı adım atmayı öğreniyoruz.
Hareket ettikçe savruluyor tüm başıboş hengameler.
Gülümseyen çıkartmalarımız var şimdi, baktıkça özümsediğimiz..
Yeniliyoruz ruhumuzu..
Akşamların alacasındaki çam kokuları daha belirgin şimdi.
Odamızda biriken kahve fincanları ‘yeniliğin’ adreslerini söylüyor…


Şimdi daha kalabalığız, yıllarca biriktirilmiş dostluklarımız var onları da yanımıza aldık çiçeklerin olanca tazeliği eşliğinde yol alıyoruz…

12 Eylül 2014 Cuma

karanlık


'' susmak iyileştirmiyor yarayı,
yeni yerlere varıyor eski sözler''-ş.e.-

Hangi karanlık tarihin hayaliydik?
Kanıksanmıştır  yalnızlığımız.
Bir anda yabancılaşan en yakınımızdakiler, bitmeyen sancılara gebedir. Oluşumunu tamamlayan tabakalar yeni sarsıntılarla selamlarken kayboluşlarımızı, esas olanın ne olduğunu aramaktan vazgeçer kırgın keyifliklerimiz.

Yollara eş olmuş seyyahlar meçhule karışmış adımları izler.
‘ Belki birgün’ diyerek asla yılmaz yol almaktan.
Nadasa bırakılmış topraklar kadar yoksunlaşan, el attığı her şeyde ‘geri çekime’ maruz kalanların öyküsüdür bu.
Bitmeyecek olan.
Zoraki gülümseyişler, bir ozanın deyişlerinin başladığı yerde biter.
Bir ressamın resminin en görkemli yerinde boyalarının bitmesi kadar acımasız ‘kabullenişler’ sunar hayat bize.

Güne başlarken aynada gördüğümüz yüz ile gün bitiminde karşılaştığımız yüzün bileşkesiydi, karanlık.
Karanlıkta insan daha cesur.
Hayallerimiz daha özgür.
Zorbalığa karşı ayakta duran bir yürek, hiç görmediğimiz kadar..
Aydınlıktı oysa istediğimiz.
Neden daha cesur olamıyoruz aydınlıkta?
Hangi çelişkinin yansımasıydı bu?

Yer değiştiren duygular, bir insanı içinde yok edebildiğin gün, gizli öznelerden kurtulur(muş)..


11 Eylül 2014 Perşembe

yarım kalan kahve ..



‘’ defolu gençliğinin ucuz pavyonlarında,
‘git başımdan’ mı sandın hayatı.
günde sekiz litre alkol vermesi için doktorun,
şizofren olmalı ilkin.’’-ö.d.-


-          Hadi gel, kahvelerimizi aldım. Bir de dumanlaşan acılarımızı.

Üzerinde hayvan figürleri olan çakmaklarımız var bizim. Bir de ısıtıp ısıtıp yemekten doymadığımız darbelerimiz. Yılların peşi sıra getirdiği ironiydi. Acılarımızdan kaçarken biz, yeni mizansenlerde yeni roller buluyorduk. Damıtılmış biraz da kafası kıyak.

Gel şimdi usulca yanıma otur. Sürekli yıprandığından yakındığın saçlarını getir şimdi avuçlarıma. Oysa saçların gayet güzel. Yüreğimizi yıprattılar be güzelim. Yüreğimizi boğum boğum boğazladılar. Nefesi çıkmıyor artık.

Kaybolan an’ların izbe sokaklarından papatyalar topladım sana. Bilirim çok seversin papatyaları. Onlar da simetriği alaşağı edilmiş düşler biriktiriyor farkında olmadan.

Masamıza eşlik eden dizeleri avutuyorum şimdi. Onlara da iyi bakıyorum sana ne kadar iyi bakabildiysem.

Gökkuşağına sarıp sarmalanmak istiyoruz. Bizi en iyi tanımlayan rengarenk çizgilerdi. O renklerle papatyaları birleştirip yeni yeni taçlar yapıyoruz. Hiçbir zaman unutmadığımızı hatırlıyoruz. Yarım kalan her şey zihnimizde kendini tamamlıyor. Biraz hayali biraz gerçek.

Duvarlarımızı yok ediyoruz. – gördün mü? – Ve hiçbir zaman alışamadığımız zincirleri….

-  Kahveyi yine yarım bıraktım.



.....


İrena: - Aşk ya olur ya olmaz , öyle mi?

Tarkovsky: - Evet, ya olur ya olmaz.
 Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür.

kayboluş...


' Uçarken , büyüteçle bakar o altındaki dünyaya..'


10 Eylül 2014 Çarşamba

içsel....


Çekiliş Sonucuuuu :)





02.09.2014 günü duyurduğum kitap çekilişimi gerçekleştirdim. İmzalı kitabımızı kazanan isim Serkan Aydemir. Serkancım mail adresini yazarsan seninle iletişim kuracağım.

Tebrik ediyorum  ve katılan herkese teşekkür ederim :)

2 Eylül 2014 Salı

Acının Miladıyla

Acının miladıyla başlayan bir hikayedir bu 
yaşayıp gelmişiz ormanlar bir yanarak 
her dönemeçte uğultulu uçurumlar 
her şafakta uzun uzun kurt ulumaları 
Ey masalcı 
otur şu geyik postuna 
ve anlat şimdi bütün bunları 

Önce yaşadıklarımızı koy ortaya 
hatamızı ve sevabımızı anlat 
görelim nelere kahretmişiz bunca zaman 
nelere göğüs germişiz görelim bir bir 
bedeli ödenmiş midir şafağın, bilelim 
yaşamak 
yeni acılara sürgün etse de bizi 

Hayatımız göründüğü kadar basit değil 
ama anlaşılmaz gibi de değil öyle 
çoğunu unuttuk belki şimdiden 
belki bitti birtakım bekleyişler 
umutlar da bitti bir zaman, sevgiler de 
ama unutmayalım 
zulüm de biter hayatımızda.

 -Ahmet Telli-

.

Ad

E-posta *

Mesaj *